ZİRAAT MARŞI

Sürer, eker, biçeriz güvenip ötesine. Milletin her kazancı, milletin kesesine. Toplandık baş çiftçinin Atatürk'ün sesine Toprakla savaş için ziraat cephesine. Biz ulusal varlığın temeliyiz, köküyüz. Biz yurdun öz sahibi, efendisi, köylüyüz.

29 Ocak 2020 Çarşamba

TOHUMCULUK SEKTÖRÜMÜZÜN DURUMU / PROF. DR. CENGİZ ÇAKIR


TOHUMCULUK SEKTÖRÜMÜZÜN DURUMU / PROF. DR. CENGİZ ÇAKIR
Tarım ve Gıda Etiği Derneği tarafından düzenlenen “2. ULUSLARARASI TARIM VE GIDA ETİĞİ KONGRESİ” 24 - 25 Ekim 2019’da İzmir’de yapıldı. Programda, açılış ve kapanış konferanslarından başka sekiz çağrılı konuşma, iki panel, 54 sözlü bildiri, 10 poster bildiri yer aldı. İki salonda iki gün boyunca Türkçe ve İngilizce sunum ve tartışmalar yapıldı. Kısa adı TARGET olan derneğin başkanı Prof. Dr. Cemal Taluğ başta olmak üzere emeği geçen bütün ilgilileri kutlarım. Kongrede açıklanan bazı bilgileri sizlerle paylaşmak istiyorum.
Bu yazı büyük ölçüde Türkiye Tohumcular Birliği Genel Sekreteri Sayın Dr. Muhteşem Torun’un 25 Ekim 2019 tarihinde anılan kongrede yapmış olduğu sunumdaki verilere dayanmaktadır.
Türkiye Tohumcular Birliği (TÜRKTOB); tohum, fide, fidan ve süs bitkileri üreticilerini kapsayan birlik olup, 7 alt birliğin yasa gereğince kurulmuş çatı örgütüdür. Alt birlikler itibariyle üye sayıları aşağıdaki gibidir. Birlik üyelerinin yüzde 81’i, Tohum Yetiştiricileri Alt Birliği’nin üyesidir.
Tohumculukta ticari büyüklükler:
- Katma değer 10 milyar dolar,
-Üretim değeri 4 milyar dolar,
- Dış ticaret hacmi 500 milyon dolardır.
Tohumculuk sektörümüzün iş hacmi bakımından dünyada 11. sırada bulunmaktayız.
Dış ticraret dengesi:
Kararlı bir gelişme gösteren tohumluk ihracat değeri 2018 yılında 260,6 milyon dolara ulaşarak ilk kez ithalat rakamını (240,9 milyon dolar) aşmış olup, ihracatın ithalatı karşılama oranı yüzde 108 olmuştur. İhracat artışı daha çok tohum dış satımından kaynaklanmaktadır.
Sayı bakımından tohumculuk sektöründeki firmaların yüzde 93’ü yerli sermayeli, yüzde 3’ü yerli ve yabancı firma ortaklığı olup, yabancı sermayeli firmaların oranı yüzde 4’tür.
Ancak sayıca az olan yabancı sermayeli firmaların ticaret hacmindeki payı yüzde 30’a ulaşmaktadır. Yerli ve yabancı ortaklı firmaların payı yüzde 19 olup, yerli sermayeli firmaların payı ise yüzde 51’dir.
Üretim verileri:
H1 milyon 60 bin ton sertifikalı tohum
H4 milyar adet fide
H1,7 milyar adet süs bitkisi
H188,7 milyon adet fidan üretilmiştir.
Türkiye Tohumcular Birliği Genel Sekreteri Sayın Dr. Muhteşem Torun’un tohumculuk konusundaki aydınlatıcı açıklamaları şöyledir:
- Ülkemizde GDO’lu tohum var mı?
Ülkemizde 5977 sayılı Biyogüvenlik Yasası ile GDO’lu tohumların üretimi ve her türlü ticareti yasaklanmıştır. Aksine hareket edenler hakkında 12 yıla kadar hapis ve ciddi para cezaları söz konusudur.
- Buğdayın genetiği ve kromozom sayısı değiştirilmiş midir?
Buğdayımız binlerce yıldır aynıdır. İddia edildiği gibi bitki ıslahı çalışmaları sonucu kromozom sayısı 48-50’ye çıkarılmamış ve buğdaya gen transferi yapılmamıştır.
- Hibrit tohum nedir? İnsan sağlığı açısından sakıncalı mıdır?
Hibrit (melez) tohumlar doğada bulunan ve dünya var olduğundan beri üretilen tohumlardır. Hibrit tohum kullanılarak elde edilen ürünler insan sağlığına zarar vermez. Hibrit teknolojisinin GDO ile hiçbir ilgisi yoktur. Hibrit tohumlar kısır değildir. Hibrit tohumlarla üretilen ürünler kısırlığa neden olmaz. Güvenle tüketiniz.
- Çiftçilerin kendi tohumlarını üretip kullanmaları yasak mıdır?
Çiftçilerin kendi tohumlarını üreterek kullanmasında hiç bir yasal engel yoktur. 5553 sayılı Tohumculuk Kanunu ticarete konu olmamak kaydıyla, kendi ihtiyaçları için yapacakları tohum üretimine izin vermektedir.
- Yerel çeşitlerin üretimi ve kullanımı yasak mıdır?
Yerel çeşitlerin çiftçiler tarafından tohumluk olarak üretilip, yine kendileri tarafından tohumluk olarak kullanılmasına hiçbir yasaklama yoktur. Para karşılığı olmamak üzere komşusuna da verebilir.karşılık gelmektedir.
- İsrail ile yapılan tohum ticaretinin hacmi:
İsrail’den 12 milyon dolarlık tohum ithal edilmiştir. Çoğunluğu domates tohumudur.Bu miktar Katma değere göre binde 1,2; Üretim değerine göre binde 3; Tohumluk dış ticaret hacmine göre yüzde 2,4; Toplam ithalata göre yüzde 5 paya karşılık gelmektedir. İsrail’den almış olduğumuz domates tohumundan üretilen domateslerin bir kısmını İsrail’e satmaktayız. Bu durum hibrit tohumun kısırlığa yol açtığı iddiasının saçmalığını göstermektedir.
Birinci deredede sorumlu olan kişiden edinilen bu bilgileri sizlerle paylaşmak istedim. Sayın Dr. Muhteşem Torun’u güzel sunumu için kutlar, emeği için teşekkür ederim.
Not: Tarım Türk Bitkisel Üretim Dergisi’nin Eylül - Ekim 2019 sayısında TÜRKTOB Başkanı Savaş Akcan ile yapılan röportaj yer almaktadır.
Kaynak: https://www.aydinlik.com.tr/tohumculuk-sektorumuzun-durumu-cengiz-cakir-kose-yazilari-ekim-2019
Cengiz Çakır - Aydınlık Gazetesi, 28.10.2019

28 Ocak 2020 Salı

ORGANİK HİKAYELER - Süleyman Yurddaşer, Zir.Yük.Müh. / Prof. Dr. Cengiz Çakır

ORGANİK HİKAYELER

Süleyman Yurddaşer, Zir.Yük.Müh. / Prof. Dr. Cengiz Çakır
Tarıma organik demek kadar abes bir şey olamaz. Tarımsal üretim nasıl yapılırsa yapılsın; yani, ister entansif ya da geleneksel yöntemle yapılsın organiktir, yani canlıdır.
ORGANİK TARIM UYDURMASI
Organik tarım, ikinci dünya savaşından sonra gelişmiş ülkelerde ortaya çıkmış bir deyimdir. Daha çok az gelişmiş ülkelerde geleneksel üretim şekli ile elde edilmiş gıdaları tercih eden zenginlerin dayattığı bir üretim şekli olarak değerlendirebiliriz. Son yirmi senede geliştirilmiş bir üretim şeklidir. Üreten az gelişmiş ülkeler olurken, tüketenler gelişmiş ülkelerdir. Daha sonra ABD’de bir grup bir araya gelerek, belirli bir standart geliştirerek ürünlerin bu standarda göre sertifikalandırma kuralı çıkarmışlardır. Bu standartı geliştiren kurumun adı IFOAM (Uluslararası Organik Tarım Hareketi)’dır. Bugün her ülkenin organik üretim ve gıda sertifikalandırma kuruluşları vardır hepsi de bu IFOAM standartlarına göre sertifika vermekteler. Bu sertifikasyon kuruluşları IFOAM’a komisyon ödemektedirler.
Bunun yanı sıra organik tarımda kullanılacak girdileri (gübre, zirai ilaç vb) üreten bir sektör oluşmuştur. Klasik girdilere göre çok daha pahalı ürünler olarak piyasaya sürülmektedir. Bu ürünlerde organik tarımda kullanılabilir sertifikası almak zorundadırlar. Dağdan, ormandan toplanan, doğal olarak yetişmiş meyve ve sebzeleri bile organik diye uluslararası pazarda satabilmeniz için organik üretim sertifikası almanız gerekir. Kabul edilen üretim şekli hem çok pahalıya mal olmakta hem de klasik üretim şekline göre yaklaşık yüzde 40-50 oranında daha düşük verim alınmaktadır. Değerli hocamız Yıldırım Koç, AB’den para alan sendikalar üzerine bir dizi makale yazmıştı. Bu makalelerinin birinde 2000 yılında Dev-Maden Sendikasının Hollanda hükümetinden STK’lar kanalı ile para aldığını, bu parayı koşullu verdiklerini açıklamıştı makalesinde. Koşulları; Dev-Maden Sendikası bu para ile organik tarım kitabı yazdırıp bedava dağıtması idi. Tabii yazarını da işaret ederek. Bunlardan da anlıyoruz ki bu üretim şekli bizim menfaatimize değildir.
Not: Bir televizyon kanalında sertifikaya da gerek duymadan sebze ve meyveyi koklayarak organik olup olmadığını anlayan(!) bir hekimi izlemiştik.
ET VE YUMURTA TAVUKÇULUĞU ÜRETİMİNDEKİ HURAFELER
Ülkemizde milli sermaye ile kurulmuş endüstriyel et ve yumurta tavukçuluğumuz dünya ile yarışır duruma gelmişti. Ancak bu sektör, bu onu ile ilgisi bilgisi olmayan kendini bilmez diplomalı cahiller yüzünden çok sekteye uğramıştır. Geçen yıllarda onkolog olduğunu söyleyen bir hekim, elinde kesilmiş bir et tavuğu ile kanal kanal dolaşıyordu. "Bu yediğinizi tavuk mu sanıyorsunuz, bakın bunun kemikleri bile gelişmemiş" diyordu. "Bunu yetiştirirken hormon ve antibiyotik kullanılıyor, bunlar da tüketenler için birçok risk oluşturmaktadır" tarzında açıklamalar yapıyordu. Bu asılsız açıklamaları aylarca sürdü ve hâlâ bu açıklamalara devam etmektedir. Bu açıklamalar sonucu et tavuğu yetiştiren işletmeler yurtiçinde ve yurtdışında sürekli pazar kaybedip zor duruma düştüler. Bir kısmı kapandı, bir kısmı da yabancı sermayenin eline geçti.
Gerçek ise bu hekim ve hekimlerimizin söylediklerinin tam tersi idi. Bu et tavukları hibrit tavuklardır. Islah çalışmaları sonucu verilen yemleri çok çabuk ete dönüştüren gen yapısına sahip olmuşlardı. Gayet sağlıklı ve insanlara ucuz protein sağlayan canlılardır. Burada şunu da not etmeliyiz ki bugün İsrail halkının protein ihtiyacının yüzde 75’ini bu tavuklardan karşılamaktadır. Broyler denen bu piliçlerin yetiştirilmeleri tabir yerinde ise el bebek, gül bebek şeklindedir. Anneler bebeklerini büyütürken bu canlılara gösterilen ihtimamı göstermediklerini biliyoruz. Onlara verilen antibiyotikler, eğer insana zararlı ise önce benzer organizmaya sahip o piliçlere zarar verir ki kesime yakın hiçbir kimyasal ilaç verilmez. Çünkü bunun dünyada ve ülkemizde kabul edilmiş bir kuralı vardır.
Sanıyorum 2017 yılında bir program için Ulusal Kanal’a gitmiştim. O sırada yukarda bahsedilen onkolog programda idi. Program bitince sunucuyu uyarmıştım. Sunucu da sen ne anlarsın, basit bir ziraat mühendisisin diye beni azarlamıştı. Haklıydı idi belki arkadaşımız, çünkü ülkemizde işler karışıktı, hasta tedavi etmesi gereken hekim tavukçuluk hakkında topluma bilgi verebiliyordu. Anılan hekimi dinledikten sonra onlarca anneden "ben artık çocuklarıma tavuk eti yedirmiyorum" şikayetleri dinledim. Bunun yanlış olduğunu seve seve yedirmeleri gerektiğini anlatmaya çalıştım.
Aynı şekilde endüstriyel yumurta üretimine de saldırılar olmaktadır. Yerine gezen tavuk uydurmaları tavsiye edilmektedir. Ne yazık ki kırsal kalkınma kurumu da gezen tavuk projelerine hibe vermektedir (AB fonları desteklenen). İçerde bilir-bilmez sözde bilim insanlarının(!) beyanatları yüzünden son zamanlarda tek ihraç kapımız olan Irak hükümeti de yumurta alımını kesmiştir.
SÜT VE SÜT ÜRÜNLERİ İLE İLGİLİ HURAFELER
Bu konu ile ilgili çok ünlü bir gazeteci yazarımız, gerçekle ilgisi olmayan yalan yanlış bilgilerle dolu bir kitap yazmış, toplumda özellikle okumuş kesimde çok rağbet görmüştü. Bunun eleştirisini içeren yazım, Teori dergisinin internet sayfasında halen günceldir ve okunabilir. Başka mecralarda da bu konu ile alakasız beyanlara çok rastlanmaktadır. Özellikle piyasada satılan hazır yoğurtlara akıl almaz saldırılar yapılmaktadır. Şunu bilmiyorlar ki yoğurt sütten başka bir şeyden yapılmaz en çok da yoğurda konan katkı maddesinden söz edilir. Katkı maddesi konulan sütten yoğurt olmaz. Zira, sütü yoğurta çeviren laktabasillüs bakterileridir. Koruyucu konulan sütte bu bakteri üremez ve sütte yoğurda dönüşmez. Ancak, sütte ve yoğurtta yağ oranları farklı olabilir. Bu da lezzet bakımından farklılık yaratır. Doğal olarak fiyatları da farklı olur. Belki şu olabilir, yağı alınmış süte margarin veya bitkisel yağ katılarak yoğurdun kaymaklı olması sağlanabilir o da gıda kontrolü yapan görevlilerin ilgi alanına girer, sahtekarlıktır. Bunlar da toplatılıp gerekli cezaya muhatap olmaktadırlar.
Burada konular oldukça kısa ve anlaşılır şekilde ortaya konulmaya çalışılmıştır. İstenirse çok daha ayrıntılı olarak açıklanabilir. Üreticilere zarar veren, tüketicilere korku salan olumsuz ve yanlış beyanlardan kaçınmak gereklidir. Hatta bu tür yanlış bilgilerle halkı kandıran, korku salanları cezalandıracak yasal önlemler alınmalıdır.
* * * * * * * * * * * * * * * * *
Kaynak: https://www.aydinlik.com.tr/organik-hikayeler-ozgurluk-meydani-ocak-2020
Süleyman Yurddaşer, Zir.Yük.Müh. / Prof. Dr. Cengiz Çakır - 27.1.2020


27 Ocak 2020 Pazartesi

TARIM İLAÇLARI VE ‘DOMATESLER İADE EDİLDİ’ YALANI


TARIM İLAÇLARI VE ‘DOMATESLER İADE EDİLDİ’ YALANI

Süleyman Yurddaşer, Zir.Yük.Müh. / Prof. Dr. Cengiz Çakır
-Hormon meselesi; tamamen bilgisizliğe dayanan bir uydurmadır. Entansif tarımda verilen gübrelerden azami istifade etmeleri için bazı gelişim düzenleyiciler kullanılır. Bunlar hormon değildir.
-İhraç edilen hiçbir tarım ürünün geri gelmesi söz konusu değildir. İhraç edilen ürünün gittiği yerde ayıplı olduğu tespit edilir ise yetkililerce rapor tutulur, orada imha edilir ve yapılan masraflar ihracatçıya fatura edilir.
TARIM İLAÇLARI VE HORMONLARLA İLGİLİ YANLIŞLAR
Aslında bu söylem yıllar önce Türk tarım ürünleri, özellikle meyvelerimiz için iyi bir pazar olan Arap ülkelerini elimizden almak isteyen ve bunu başaran Hollanda tarafından uydurulmuştur. Aslında Avrupa Birliği ülkelerinde kullanılan zirai ilaç miktarı Türkiye’nin tam 10 katıdır. Zirai mücadelede kullanılan ruhsatlı ilaçlar kontrol altında olup, reçete ile satılmaktadır. Dünyada zirai ilaç üreticileri, Batılı çok uluslu kimya şirketleridir. Bu şirketler sermaye olarak çok güçlüdürler, ar-ge için çok güçlü sermaye ayırırlar. Tarımda problem oluşturan hastalık ve zararlılarla mücadele için pestisitler geliştirirler. Üniversitelerde geliştirilen pestisitleri de satın alma yoluna gidebilirler. Dünya çapında geçerli patentler alır ve ruhsatlandırırlar. Bu pestisit artık on yıl koruma altındadır. On yıl sonra komodite olur. Yani her firma üretebilir hale gelir. Üretim artınca ilacın fiyatı yarı yarıya veya üçte bir seviyesine kadar düşer. İlk üretici firma da buna uymak zorunda kalacağı için ilk on yıldaki kazançları çok düşmüştür. Bu süre içinde çalışmaları devam etmiş komodite olan pestisitin yerine yeni bir formülasyon geliştirilmiştir. Bundan sonra artık ilk formülasyonun insan sağlığına zararlı olduğu, kanserojen olduğu söylemi yayılır. Komodite olan pestisitin ruhsatı dünya çapında iptal edilmelidir ki yeni formülasyon yüksek fiyatlarla devreye girsin. Bunun için kesenin ağzı açılır her türlü basın yayın kanalında eski ilacın insan sağlığına zararları anlatılır. Bu arada sözüm ona bilimsel yayın yapan dergiler de unutulmaz. Bu dergilerde o yayınları gören akademisyenler(!) , sağlık sektöründe söz sahibi olanlar, bu olayın üstüne yüklenirler. "Aman zirai ilaçla mücadele edilen meyve ve sebzeleri tüketmeyin, kurtlu elma tüketin" önerileri ayyuka çıkar.
Oysa en güçlü etkiye sahip bir pestisit yüzde 40 yoğunluğundadır, yani içinde yüzde 40 etkili madde vardır. Bunlar en fazla bir litrelik şişede muhafaza edilir ve satışa sunulur. Bu preparat 1000 litre suya konularak meyve bahçesinde 5 dekar alana, sebze bahçelerinde 10 dekar alana püskürtülür. Örneğin bir elma tanesine ne kadar zirai ilaç düştüğü hesaplanır ise 0.0000003 gram zirai ilaç isabet ettiği görülecektir. Günlük yaşamımızda zorunlu olarak kullandığımız, temas ettiğimiz kimyasallar düşünülür ise bu miktar "tabir yerinde" ise devede tüy bile değildir.
Ayrıca zirai mücadele yapılmadığı zaman meyve ve sebzelerde hastalık ve zararlıların açtığı lezyonlarda hızla üreyecek bakteri ve fungusları (mantar) düşünürsek elma üzerindeki bu kalıntı hiçbir şeydir. Kaldı ki hiç kimse sebze ve meyveyi yıkamadan tüketmez. Yani işin özeti mesele, zirai ilaçta dönen sömürüye dayanmaktadır. Yine burada Sn. Canan (Karatay) hocamızı anmadan geçemeyeceğiz. Canan hocamız zirai ilaçlarda BROM olduğunu iddia etmektedir. Bilindiği gibi brom gaz formundadır. 90’lı yılların sonuna kadar bromür şeklinde brom içeren bir preparat seralarda toprak dezenfeksiyonunda kullanılıyordu, 2000’li yıllardan bu yana kullanılmamaktadır, dünyada yasaklanmıştır ve imalatı da yoktur.
Kontrollü, tekniğine uygun kimyasal zirai mücadele şimdiye kadar yapılmıştır, bundan sonra da yapılacaktır. Üreticilerin hiçbirisi ürettiği ürünü kurda yedirmeye, hastalıklarla çürütmeye razı olmayacaktır.

Hormon meselesine gelince; tamamen bilgisizliğe dayanan bir uydurmadır. Bütün canlılar da olduğu gibi bitkilerde de onlarca hormon vardır ve kendi bünyelerinde sentezlenir. Bunların hangi birisi bitkiye verilecektir? Entansif tarımsal üretimde bitkinin öz sularının hızlı hareketi için ve verilen gübrelerden azami istifade etmeleri için bazı gelişim düzenleyiciler (BGD) kullanılır. Bunlar hormon değildir. Bu zirai ilaç kalıntısı ve hormon söylentilerini kazıdığımızda karşımıza önce Hollanda çıkmaktadır. Bunun hikayesi de buraya sığmayacak kadar uzundur.
Not: Televizyonlardaki beslenme programlarında sebze ve meyvenin şekline bakarak hormonlu(!) olduğunu tespit eden hekimler olmuştu.
'İHRACATTAN DÖNDÜ SÖYLEMLERİNİN ASILSIZLIĞI
Yine basında ve sosyal medyada sık sık rastladığımız bir konu; şu kadar miktar domates veya biberi Rusya geri göndermiş. Bunu duyan halkımızı da alır bir endişe, bize mi yedirdiler bunları diye? İhraç edilen hiçbir tarım ürünün ihraç edildikten sonra geri gelmesi söz konusu değildir. Zira geri gelmesi için, ihracatçının ürününü tekrar ithal etmesi gerekir ki bu olanaklı değildir. İhraç edilen ürünün gittiği yerde ayıplı olduğu tespit edilir ise yetkililerce rapor tutulur, orada imha edilir ve yapılan masraflar da ihracatçıya fatura edilir. Ancak hiçbir ihracatçı kendini riske sokup böyle bir ürünü ihraç etmeye kalkmaz. İhracatçı ürün göndereceği ülkenin normlarını önceden öğrenir. Bu normlar ülkeler arasında yıllık olarak ticaret bakanlıklarına ve ülke gümrüklerine bildirilir. İhracatçı da ürün göndereceği ülkenin normlarına göre ürün hazırlar. Bu normlar, ambalajdan hastalık ve zararlılar yönünden karantina önlemlerine kadar bir dizi kuralı içermektedir. Öncelikle şu bilinmelidir ki ihracatçı, ürünlerine Türkiye’de akredite bir labaratuvardan sağlık raporu almadan bizim gümrüklerimizden ürünün çıkmasına izin verilmez. Bu raporda, zirai ilaç yönünden ürünün gideceği ülkenin bildirdiği (etkili madde bazında) MRL (Maksimum Rezüdi Limiti) den yüksek olmaması, hastalık ve zararlı kalıntısı olmadığı tespit edilir. Buna rağmen ihraç edilecek ürünlerde gideceği ülkenin MRL değerinin üzerinde çıkan ürünler olmuştur ve bunlar kayıtlıdır. Bu kayıtları görenler de ürünün ihracattan geri geldiğini sanmaktadırlar. Aslında bu MRL değerleri de politik değerlerdir. Bir ülke bizden ürün almak istemez ise bu değerleri çok düşürebiliyor. Yani bunlar sabit değerler değil, ülkeden ülkeye değişen değerlerdir.
TOPRAKLARIMIZIN ZEHİRLENDİĞİ HURAFESİ:
İşi bilmeyenler tarafından, tarda kullanılan kimyasal gübrelerin toplarımızı zehirlediği sık sık gündeme getirilmektedir. Hiçbir üretici toprağını zehirleyecek kadar gübre kullanmaz. Çünkü üretim ekonomik bir iştir, yüksek bedel ödeyerek aldığı kimyasal gübreyi gereğinden fazla kullanmaz. Ayrıca, gereğinden fazla kullanması tarlasına ektiği ürüne de faydadan çok zarar verir, ürünü kurutabilir. Sağlıklı ürün almak için bitkinin topraktan kaldırdığı bitki besin elementlerinin kimyasal gübrelerle takviye edilmesi zorunludur. Bunlar, ana besin maddeleri olarak azot(N), fosfor(P) ve potasyumdur(K). Bu bitki besin elementleri ayrıca topraktaki faydalı mikroorganizmaların da besin kaynağıdır. Kimyasal gübreler bu mikroorganizmaları beslediği gibi, fazla kullanılması halinde bunlara da zarar vereceği için ölçüsünde kullanılır. Bu kimyasal gübrelerle toprağın zehirlendiğini iddia edenler, bunların yerine hayvan gübresi, kompost ve solucan gübresi önermektedirler. Bunların da elbette toprağa yararı vardır en azından toprağa organik madde kazandırırlar. Fakat bu önerilen gübreler içinde bitki besin elementlerinin hangisinden ne kadar olduğunun tespiti her zaman olanaklı değildir.
Profesyonel tarım işletmelerinde hayvan gübreleri zaten kullanılmaktadır. Toprakta yeteri kadar organik madde bulunmak zorundadır. Zira tarım yapılan arazide bitki artıkları bitki kökleri olacaktır, bunlar da organik maddedir. Toprakta doğal olarak solucan da bulunur. Kompost önerisine gelince, bütün tarım arazilerimize kompostu nereden bulacağız? Ancak, bu konuda belediyeler için geliştirdiğimiz bir projemiz vardır. Özellikle gelişmiş batı ülkelerinde, kent bostanları diye tercüme edebileceğimiz, aslında şehir hayatından bunalan insanları ve yaşlıları rehabilite etme amacı ile teşvik edilen bir proje vardır. Bu proje, teraslarda, kullanılmayan sokaklarda ve terk edilmiş fabrika arazilerinde çeşitli sebze, meyve ve çiçek yetiştirme esasına dayanan bir projedir. Bu yetiştiricilere kompost yapımı öğretilmekte ve gübre olarak bitki artıklarından yaptıkları bu kompostları kullanmaları sağlanmaktadır. Bunları gören ve işin esasını bilmeyen bazıları bunu profesyonel tarımsal üretimle karıştırmaktadırlar.

Kaynak: https://www.aydinlik.com.tr/tarim-ilaclari-ve-domatesler-iade-edildi-yalani-ozgurluk-meydani-ocak-2020

Süleyman Yurddaşer, Zir.Yük.Müh. / Prof. Dr. Cengiz Çakır / 26.1.2020 02:00

'KISIR TOHUM' UYDURMASI VE BUĞDAY GERÇEKLERİ


'KISIR TOHUM' UYDURMASI VE BUĞDAY GERÇEKLERİ

PROF. DR. CENGİZ ÇAKIR / SÜLEYMAN YURDDAŞER-ZİR. YÜK. MÜH.

Birçok ülkenin en stratejik ürünü buğdaya, bünyesinde bulunan glüten proteininden dolayı yapılmaktadır. Nedeni ise çölyak hastalığı yapıyor olması imiş. Oysa bu hastalığın 100 bin kişide bir görülen glüten alerjisinden ileri geldiği biliniyor.
Ülkemizde tarım konusunda çeşitli ortamlarda, (TV açık oturumlarında, sosyal medyada, internet haber portallarında ve bazı gazetelerde) doğru olmayan bilimle, uygulamayla ve üretimle ilgisi olmayan, bu konuda söz sahibi olmaması gerekenlerce birçok sözüm ona bilgi(!) paylaşılıyor. Bunların doğru olmadığını birçok yerde açıkladık. Ancak bu yanlış bilgiler gittikçe artıyor ve halkın da kafası karışıyor. Bu karışıklığa bir nebze önlem alabilmek için hazırladığımız bu üç bölümlük bilgilendirme yazımızı dikkatlerinize sunuyoruz.
TÜRKİYE’DE TARIMDAKİ HURAFELER VE YANLIŞ BİLGİLER-1
* Tohumla ilgili yanlış bilgi ve hurafeler:
Sosyal medya ve bazı internet haber kanallarında, ayrıca bu konu ile ilgisi-bilgisi olmayanların beyanatlarında sıkça rastladığımız, kısır tohum söylemi gerçeği yansıtmamaktadır. Kısır olan materyal tohum olmaz. Bir canlının kısır olması için tek kromozomlu (1N) olması gerekir. Tek kromozomlu bir canlı da olmaz. Bölünme ile çoğalan (eşeyli çoğalma olmayan) bakterilerin fertil olabilmesi için kromozomları kıvrılarak yumak oluşturmaktadır. Hibrit tohum ekildiğinde onun meyvesinden tohum alınamayacağı sanısı yanlıştır. Hibrit tohumun da meyvesinde mutlaka tohum olur ve tohum ekilerek ürün alınabilir. Ancak, ilk ekilen tohuma göre bir miktar açılım gösterebilir. Bu nedenle tohumluk olarak sertifikalandırılamaz, ticari olarak pazarlanamaz.
Bazı televizyon kanallarında, “hibrit tohumdan yetişen sebze ve meyveleri tüketenler kısır olur” söylemi akla zarar bir söylemdir. Yine çiftçi kendi yetiştirdiği üründen tohum alıp tarlasına ekemez söylemi yanlıştır. Üretici kendi ürettiği üründen tohum kendi tohumluğunu ayırabilir. Ancak, 5553 sayılı tohum sertifikasyon kanuna göre ticaretini yapamaz.
2006 yılında çıkarılan 5553 sayılı tohum sertifikasyon yasasına çok saldırı vardır. Bu yasa ile tohumculuğumuzun yabancı tohum tekellerine teslim edildiği savlanmaktadır. Bu da yanlıştır. 5553 sayılı tohum sertifikasyon yasası tohum, fide ve fidan ıslahçısını, sertifikalı tohum üreticisini ve çiftçiyi koruma altına almıştır.
Kontrolsüz tohum yetiştiriciliği bazı hastalıkların taşınmasına, yabancı döllenme ile saf çeşitlerin yozlaşmasına yol açabilir. Bu nedenle günümüzde, belki de iyi niyetli olarak yaygınlaşan tohum takasçıları yanlış yapmaktadırlar. Bugün Türkiye’de birçok yabancı tohum şirketi vardır ve bunlar 5553 sayılı yasa ile kontrol altındadırlar. Anılan yasa gereği yabancı tohum firmaları yurt içinde ne kadar tohum üretirlerse o kadar ithal izni almaktadırlar. Bu nedenle tohumculuğumuzun tamamen dışarıya bağımlı olduğu veya bu konuda İsrail’e bağımlı olduğumuz asılsız bir iddiadır.
TÜİK verilerine göre İsrail’den ithal ettiğimiz tohum miktarı toplam ithalatımızın yüzde 0.15’i kadardır. Günümüzde 1000’den fazla yerli tohum şirketimiz vardır. Yine TÜİK verilerine göre 2018 yılında 1milyon 50 bin ton tohum üretilmiş, bunun 500 bin tonu ihraç edilmiştir. Tohum ihracatımız ithalatı karşılar durumdadır.
Yerli tohum şirketleri tohum ıslahında biyoteknolojiyi kullanmaları için teşvik edilmelidir. Tohum ıslahında GDO (Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar) konusunda da gerçeğe uymayan hurafeler toplumumuzda geniş yer bulmaktadır. Baştan söyleyelim, bitki ıslahında gen değişim işlemi geride kalmış bir biyoteknolojidir. Gen değişimi yerine mutasyon teknolojisine geçilmiştir. Yani bitkide istenilen özellikleri sağlayabilmek için bitki hücresinde bazı genler ışık, ısı gibi bazı etkenlerle baskı altına alınarak mutant genler elde etmeye yarayan bir teknolojidir.
Mutasyon doğada sürekli olan bir değişimdir. Örnek vermek gerekirse; Vaşington Portakalı bir mutasyon sonucunda ortaya çıkmıştır. Canlıların evriminin gerçekleşme yollarından biri de mutasyondur.
Biyoteknolojide ileri gitmiş bazı ülkeler ya da şirketler, DNA sarmalının bir kısmının değiştirilmesi esasına dayanan CRISPR teknolojisine geçmiştir. Avrupa Birliği’nde olduğu gibi ülkemizde de Genetiği Değiştirilmiş Organizma içeren üretim materyalinin girişi yasaktır. Şunu da belirtmek gerekir ki dünyada genetiği değiştirilmiş gıda tüketmekten dolayı zarar görmüş bir insana dair rapora rastlanmamıştır.
Bize göre GDO konusundaki olumsuzluklarla ilgili bilgilerin kaynağı bu teknolojiye sahip emperyal şirketlerdir. Böylelikle bu teknolojiye başkalarının sahip olmasını önlemek için kamuoyu oluşturmaktadırlar. Olumsuzlukları dünyaya yaymaları bu nedenledir.
Burada olumlu bir örnek verebiliriz; birincisi diyabet hastalarının kullandığı insülün hormonu genetiği değiştirilmiş mayadan ve bakteriden elde edilmektedir. İnsülün üretilmesini sağlayan genin insandan alınarak, bir bakteri plazmidine aktarılması ile onların protein protein yapısında olan insülün hormonu üretmeleri sağlanmaktadır.
İkincisi ise dünyada altın pirinç diye tanınan genetiği değiştirilmiş pirinçtir. Bu pirinç geni değiştirilerek karoten (A vitaminin aktif maddesi) sentez edebilir hale getirilmiştir. Böylelikle ağırlıklı olarak pirinçle beslenen toplumlarda demir alımını teşvik ederek, anemi (kansızlık) hastalığının önlenmesine önemli katkıda bulunmuştur.
Ülkemizin gen kaynağı olan yerli tohumlarımız, bir tanesi Ankara’da diğeri İzmir’de olmak üzere iki tohum bankasında koruma altına alınmıştır. Gerektiğinde bu tohumlar ekilip yenilenerek çimlenme kabiliyetlerinin korunması sağlanmaktadır. Yine bu 5553 sayılı yasa ile yerli tohumlarımız tescillenerek yabancıların eline geçmesi önlenmiştir.
* Buğdaya yapılan saldırılar:
Yukarda bahsedilen ortamlarda buğdaya bilir-bilmez saldırılar yapılmaktadır. Bugün ABD dahil birçok ülkenin en stratejik ürünü buğdaydır. Arkeolojik kazılarda da rastlandığı gibi buğday binlerce yıldır insanlığın asli gıdası olmuştur ve olmaya devam edecektir. Buğdaya en çok saldırılar buğdayın bünyesinde bulunan glüten proteininden dolayı yapılmaktadır. Nedeni ise çölyak hastalığı yapıyor olması imiş. Oysa bu hastalığın 100 bin kişide bir görülen glüten alerjisinden ileri geldiği bilinmektedir.
Öte yandan buğdayın kalite ölçüsü bünyesinde bulunan bu proteinin miktarıdır. Ayrıca, glütenin oluşmasını sağlayan glüyadin amino asitinin birçok hastalığın tedavisinde kullanıldığı tıp otoritelerince açıklanmaktadır. Başka bir çelişki ise glüten karşıtı olanlar, insanlara kelle-paça çorbası tavsiye etmektedirler. Bu çorbalarda kalojen etkisi olan jel proteini bulunur. Yani, jeli tavsiye edip glüteni dışlamak bir çelişkidir. Zira, her iki proteinde yapışkan özelliğindedir.
Bazı odaklar çok eski çeşitler olan, verimi ve besleme değeri çok düşük, karakılçık buğdayı ve siyez buğdayı çeşitlerini övüp tavsiye etmektedirler. Bu da buğday ihracatçısı ülkelerin işine yaramakta, Türkiye bu ülkeler için pazar olmaktadır. Günümüzde Batı ülkeleri ıslah edilmiş yeni çeşit buğdayları ekmekte bir dekardan (1000 metrekare) besin değeri yüksek olan 1000 kg buğday hasat etmektedir. Bu rakam ülkemizde ortalama 250-300 kg/da’dır. Yukarda bahsedilen eski çeşitlerin üretimini teşvik etmek bu rakamı daha da aşağı çekecektir. Önerilen çeşitlerde verim 150-200 kg/da’dır. Islah edilmiş yeni çeşit buğdaylarda protein oranı yüzde 15-17 civarındadır. Eski çeşitlerde ise yüzde 10’un altndadır.
Buğdayda kromozom değişikliğinden, hatta hibrit buğdaydan bahsedilmektedir. Bir canlının kromozom sayısı değişirse o canlı yaşamaz ya da kendi türünün temsilcisi değil başka bir tür olur. Buğdayın kromozom sayısı 2N 14, 28 ve 42'dir. Bu söylem tümüyle yanlış ve bilgisizlik örneğidir. Buğday ve baklagiller çiçek yapıları gereği açık tozlaşma ile döllendikleri için hibrit yapılmaları olanaklı değildir.
Ülkemizde nerede ise yüz yıldır buğday ıslah çalışması yapılmaktadır. Üstün özellikte ve yüksek verimli bir buğday çeşidini ıslahla sabit bir çeşit haline getirilmesi 14-15 yıl sürmektedir. Bu mesele, Gazeteci Soner Yalçın’ın saklı seçilmişler kitabında bahsettiği gibi ve Prof. Dr. Sn. Canan Karatay’ın televizyon kanallarında anlattığı gibi yalan yanlış bilgilerle olan işler değildir.

Kaynak: https://www.aydinlik.com.tr/kisir-tohum-uydurmasi-ve-bugday-gercekleri-ozgurluk-meydani-ocak-2020-1
PROF. DR. CENGİZ ÇAKIR / SÜLEYMAN YURDDAŞER-ZİR. YÜK. MÜH. / 25.1.2020 02:00

Tarımdaki hurafe ve yanlış bilgileri dizi boyunca aşağıdaki başlıklar altında aktaracağız:
* Tohumla ilgili yanlış bilgi ve hurafeler
* Buğdaya yapılan saldırılar
* Tarım ilaçları ve hormonlarla ilgili yanlış bilgiler
* İhracattan döndü söylemlerinin asılsızlığı
* Topraklarımızın zehirlendiği hurafesi
* Organik tarım uydurması
* Et ve yumurta tavukçuluğu üretimindeki hurafeler
* Süt ve süt ürünleri ile ilgili hurafeler.

21 Aralık 2019 Cumartesi

Atatürk döneminde ağalarla ve aşiret reisleriyle mücadele


Atatürk döneminde ağalarla ve aşiret reisleriyle mücadele / Yıldırım Koç

Bazı çevrelerin, Kemalist Devrim’in ağalarla uzlaştığı ve köylülüğü ezdiği yolundaki iddiaları gerçekdışıdır.
Kemalist Devrim, Türkiye’de yoksul köylülüğün ağalara ve aşiret reislerine karşı bir mücadelesinin olmadığı koşullarda, köylüleri yüzyıllardır kullaştırmış olan ağalara ve aşiret reislerine karşı devrimci bir mücadele yürüttü.

KÖYLÜYE TOPRAK DAĞITIMI
Cumhuriyet yönetimleri topraksız ve az topraklı köylülere toprak dağıtımı konusunda çeşitli düzenlemeler yaptı.
Bu konudaki ilk düzenleme, 1925 senesinde çıkarılan bütçe kanununun 25. maddesidir. Bu maddenin A fıkrasına göre, toprağa muhtaç ziraat erbabına, elde mevcut milli arazi, bedeli on senede taksitle alınmak ve her haneye verilecek arazi miktarı ellerindeki toprakla birlikte azami ikiyüz dönümü geçmemek üzere kıymet takdiri suretiyle dağıtılacak ve satılığa çıkarılacaktı. Bu hüküm 1934 yılına kadar bütçe kanunlarında korundu. Daha sonra, 2490 sayılı Artırma, Eksiltme ve İhale Kanununun 56. maddesi haline dönüştü. (Barkan, Ö.L., Türkiye’de Toprak Meselesi, Gözlem Yay., İstanbul, 1980., s. 453)
1925 Şeyh Sait ayaklanmasından sonra 500 kadar ağa ve şeyh Batı illerine sürüldü. 1927’de genel müfettişlik kurulurken, hükümete o bölgede arazileri kamulaştırma yetkisi de verildi. 1927 Haziranında kabul edilen 1097 sayılı kanunla 1500 aile Batı’ya göç ettirildi.
Mustafa Kemal Paşa, 1.11.1928 tarihinde T.Büyük Millet Meclisi’ni açış konuşmasında şunları söylüyordu: "Şark vilayetlerimizin bir kısmında ihdas edilen umumi müfettişlik isabetli ve faydalı olmuştur. Cumhuriyet kanunlarının emniyetle sığınılacak yegane yer olduğunun anlaşılması bu havalide huzur ve inkişaf için esaslı bir mebdeydir. Yeni faaliyet devremizde gerek bu havalide, gerek memleketin diğer kısımlarında toprağı olmayan çiftçilere toprak tedarik etmek meselesiyle ehemmiyetli olarak iştigal buyuracaksınız."
2 Haziran 1929 tarih ve 1505 sayılı Yasa ile (Şark Menatıkı Dahilinde Muhtaç Zürrâ’ya Toprak Tevzii Kanunu-Doğu Bölgelerinde Muhtaç Çiftçiye Toprak Dağıtımı Kanunu), Ağrı, Van, Muş. Bitlis, Hakkari, Siirt, Mardin, Diyarbakır, Urfa ve Elazığ (Dersim dahil) vilayetlerinde, sürgüne gönderilen ağa ve şeyhlerin arazilerinin köylüye dağıtılması konusunda Hükümet yetkili kılınıyordu. Bu yasa, 1515 sayılı yasayla tamamlandı.
Mustafa Kemal Paşa, 1.11.1929 tarihli Meclis’i açış konuşmasında da bu noktayı vurguluyordu: "Bu sene zirai kooperatif teşkilatına başlanmış olması, bilhassa memnuniyetimizi mucip oluyor. Bu kooperatifleri memleketin her tarafına teşmil etmeği ziyade iltizam ediyoruz. Kezalik çiftçiye arazi vermek de, Hükümetin mütemadiyen takip etmesi lazım gelen bir keyfiyettir. Çalışan Türk köylüsüne işleyebileceği kadar toprak temin etmek, memleketin istihsalatını zenginleştirecek başlıca çarelerdendir."
İsmet Paşa Hükümeti’nin 9.11.1929 tarihli hükümet programında bu konu şöyle ele alınıyordu: "Evvela vatandaşlara arazi dağıtılmasından bahsedeceğim. İşledikleri arazi kendi malları olmayan vatandaşları toprak sahibi yapmak için bu sene bazı şark vilayetlerimizden işe başladık. Birinci Umumi Müfettişlik dahilinde şimdiye kadar hazineye ait araziden 90 bin dönüm toprak dağıttık. Ayrıca istimlak ederek ve bedelini peşin ödeyerek 20 bin dönüme yakın arazi verdik. Bundan mada Garp Vilayetlerimizde hazineye ait olan veya satın aldığımız bazı çiftlikleri köylüye maletmeğe muvaffak olduk. Bizim bu işte mesleğimiz; topraksız köylüye kendi malı yapacağımız tarlasında çalışmak imkanını hazırlamaktır."

KÖYLÜYÜ KULLAŞTIRAN AŞİRET DÜZENİNE KARŞI DÜZENLEME
14 Haziran 1934 gün ve 2510 sayılı İskân Kanunu (R.G.21.6.1934) şu hükmü getiriyordu:
"Madde 10 - A: Kanun aşirete hükmî şahsiyet tanımaz. Bu hususta her hangi bir hüküm, vesika ve ilâma müstenit de olsa tanınmış haklar kaldırılmıştır. Aşiret reisliği, beyliği, ağalığı ve şeyhliği ve bunların her hangi bir vesikaya veya görgü ve göreneğe müstenit her türlü teşkilat ve taazzuvları kaldırılmıştır.
B: Bu kanunun neşrinden önce her hangi bir hüküm veya vesika ile veya örf ve adetle aşiretlerin şahsiyetlerine veya onlara izafetle Reis, Bey, Ağa ve şeyhlerine ait olarak tanınmış, kayıtlı, kayıtsız, bütün gayrimenkuller Devlete geçer. Bu kanun hükümlerine ve Devletçe tutulan usullere göre bu gayrimenkuller muhacirlere, mültecilere, göçebelere, naklolunanlara, topraksız veya az topraklı yerli çiftçilere dağıtılıp tapuya bağlanır. Bu gayrimenkullerin aidiyeti tapu sicillerindeki kayıtlara göre tesbit olunur. Tapu sicillerinde aidiyete dair bir kayıt yoksa veyahut kayıtlar yalnız şahıslar namına olupta halk arasında bunların aşirete ait olduğu şayi bulunuyor ve aşiret fertleri de bu gayrimenkullerden başkasına sahip bulunmuyorlarsa aidiyet, tahkikat üzerine, o yerin idare heyeti karariyle hallolunur; idare heyetlerinin valilerce tasdik edilen bu kararı katidir.
C: Bu Kanun neşrinden önce aşiretlere reislik, beylik, ağalık, şeyhlik yapmış olanları ve yapmak istiyenleri ve sınırlar boyunca oturmasında emniyet ve asayiş bakımından mahzur bulunanları, ailelerile birlikte, münasip yerlere naklettirip yerleştirmeğe İcra Vekilleri Heyeti kararile, Dahiliye Vekili salâhiyetlidir."
Yine 1934 yılında kabul edilen Tapu Kanunu ile, sahipsiz toprakları kullanılır hale getirenlere bu arazilerin tapularının parasız olarak, kamuya ayrılmamış devlet arazisinde bağ ve bahçe kuranlara bu arazinin tapusunun vergi değerinin belirli bir oranı karşılığında verilmesi öngörülüyordu.
Kemalist Devrim, bunlar ve benzeri düzenlemelerle, topraksız ve az topraklı yoksul köylülüğün ağalara karşı önemli bir mücadelesinin bulunmadığı koşullarda, ağaların, şeyhlerin ve aşiret reislerinin ekonomik gücünü ve kullaştırıcı etkisini parçalamaya çalıştı.

* * * * * * * * * * * * * * * * * * * *

Yıldırım Koç

Aydınlık Gazetesi, 21.12.2019

Atatürk döneminde ağalarla ve aşiret reisleriyle mücadele



19 Aralık 2019 Perşembe

Kemalist Devrim’in toprak programı


Kemalist Devrim’in toprak programı / Yıldırım Koç

Aydınlık Gazetesi, 17.12.2019

Kemalist Devrim’e yöneltilen eleştirilerden biri, toprak ağalarına karşı yoksul köylülüğün çıkarlarını korumamasıdır. Yoksul köylülüğün toprak için bir mücadelesinin olmadığı koşullarda, Kemalist Devrim’in toprak dağıtması gözden kaçırılmaktadır.

KÖYLÜYE DAĞITILAN TOPRAKLAR
1923-1934 döneminde nüfus değiş tokuşu ile gelen 99.709 haneye (380.243 kişi) 4.5 milyon dönüm arazi, 99 bin dönüm bağ ve 160 bin dönüm bahçe; muhacir ve mülteci olarak gelen 58.027 haneye (247.295 kişi) 1.5 milyon dönüm arazi, 59 bin dönüm bağ ve 8 bin dönüm bahçe dağıtıldı. Toprağa muhtaç yerli çiftçilere de 731 bin dönüm arazi dağıtıldı. 2510 sayılı yasa hükümlerine göre, 21 Haziran 1934 tarihinden 1938 yılı Mayıs ayına kadar 28.536 muhacir ve mülteci ailesine 1.2 milyon dönüm, 48.411 topraksız veya az topraklı yerli çiftçi hanesine 1.5 milyon dönüm, 7.886 göçebe ailesine de 129 bin dönüm arazi dağıtıldı. 1940-1944 döneminde ise Maliye Bakanlığına bağlı geçici komisyonlar tarafından 619 köyde 197 bin nüfuslu 53 bin aileye toplam 875 bin dönüm arazi dağıtıldı. (Barkan, Ö.L., Türkiye’de Toprak Meselesi, Gözlem Yay., İstanbul, 1980, s.455)
Bir başka kaynağa göre ise, 1930-1937 döneminde, 627 ve 2480 sayılı yasalara dayanılarak köylüye 1.3 milyon dönüm arazi dağıtıldı. (Derin, H., Türkiye’de Devletçilik, İstanbul, 1940., 1940, s.57) 1923-1933 döneminde Türkiye’ye 247 bin kişi göçmen olarak geldi. Bu insanlar, 58 bin aile oluşturuyordu. Bunlara parasız olarak 40.692 ev, 6321 parça arsa, 1.576.472 dönüm tarla, bağ ve bahçe verildi. (Derin, H., a.g.k., 1940, s.35)
1934-1950 döneminde ise göçmenler için yapılan ev 32.887 adet, dağıtılan arazi de 157.383 dönümdür. (Basın-Yayın ve Turizm Umum Müdürlüğü, Türkiye Nasıl İlerliyor, 1950-1957, Ankara, 1957, s.95)

KÖYLÜYE TOPRAK DAĞITIMI KONUSUNDA HÜKÜMET POLİTİKALARI
1935 yılında CHP programına topraksız köylüye toprak dağıtılmasına ilişkin bir hüküm ilk kez kondu: "Her Türk çiftçisini yeter toprak sahibi etmek, partimizin ana gayelerinden biridir. Topraksız çifçiye toprak dağıtmak için özgü istimlâk kanunları çıkarmak lüzumludur."
Atatürk’ün TBMM’de 1.11.1936 tarihli açış konuşmasında amaç daha net bir biçimde ifade ediliyordu: "Toprak kanununun bir neticeye varmasını Kamutay’ın yüksek hizmetinden beklerim. Her Türk çiftçi ailesinin, geçineceği ve çalışacağı toprağa malik olması, behemehal lazımdır. Vatanın sağlam temeli ve imarı bu esastadır."
1924 Anayasasının 74. maddesi, "değer pahası peşin verilmedikçe" kamulaştırmaların yapılamayacağını öngörüyordu: "Menafii umumiye için lüzumu usulen tahakkuk etmedikçe ve kanunu mahsus mucibince değer pahası peşin verilmedikçe hiç bir kimsenin malı istimval ve mülkü istimlâk olunamaz." 5 Şubat 1937 gün ve 3115 sayılı kanunla bu maddeye eklenen fıkrayla kamulaştırma kolaylaştırıldı: "Çiftçiyi toprak sahibi yapmak ve ormanları Devlet tarafından idare etmek için istimlâk olunacak arazi ve ormanların istimlâk bedelleri ve bu bedellerin tediyesi sureti, mahsus kanunlarla tâyin olunur."
Atatürk’ün 1.11.1937 tarihli konuşması da şöyleydi: "Bir defa, memlekette topraksız çiftçi bırakılmamalıdır. Bundan daha önemli olanı ise, bir çiftçi ailesini geçindirebilen toprağın, hiç bir sebep ve suretle bölünemez bir mahiyet alması. Büyük çiftçi ve çiftlik sahiplerinin işletebilecekleri erazi genişliğini, erazinin bulunduğu memleket bölgelerinin nüfus kesafetine ve toprak verim derecesine göre sınırlamak lazımdır."
Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, 1.11.1941 tarihinde TBMM’yi açarken şu konuşmayı yapıyordu: "Toprak Kanunu, Büyük Meclis’e sunulmak üzeredir. (...) Toprağı olmayıp, kendi başına ocak kurmak isteyenlere toprak temini, Cümhuriyetin en ziyade ehemmiyet verdiği bir meseledir. Nüfusun çoğalması ve intikal suretile parçalanması neticesinde, elindeki toprağı bu günkü işleme kudret ve vasıtalarına, çoğalan yaşama ihtiyaçlarına artık yetişmemeye başlayan az topraklı köyler ve köylüler vardır. Bunları, kendilerine daha yüksek yaşama imkanı verecek miktarda toprak sahibi kılmak ve bu topraklarda iş yapma kudretini tam kıymetlendirecek verimli bir işleme için lüzumlu araçlarla donatmakta acele etmek lazımdır."

DEVRİMCİ BİR KANUN: ÇİFTÇİYİ TOPRAKLANDIRMA KANUNU
1945 yılında Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu kabul edildi. Bu Kanun, özellikle 17. maddesindeki radikal düzenleme nedeniyle önemliydi. Ancak CHP 1945-1950 arasında toprak ağalarının gücünü büyük ölçüde parçalayacak bu kanunu uygulamak yerine, parlamenter sisteme geçilmesi nedeniyle toprak ağalarıyla uzlaşmayı tercih etti.
Taner Timur’un bu kanuna ilişkin değerlendirmesi şöyledir: "Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu, herşeyden önce büyük toprak sahiplerinin iktisadi ve bunun sonucu olarak ortaya çıkan siyasi gücüne karşı yönelmiş bir kanundur. Böyle bir kanun, büyük toprak sahiplerinin sömürüsü altındaki yoksul köylülerin sınıf mücadelesi ile gerçekleşseydi, kendi uygulanma koşullarını kendisi hazırlamış olurdu. Oysa, yoksul köylülerin yaşama koşulları ve bilinç durumları böyle bir mücadeleyi (demokratik köylü mücadeleleri) başlatmamıştı. Gördüğümüz gibi, Kanun, Milli Şef’in baskısıyla adeta zorla Meclis’ten geçirilmiştir." ( Timur, T., Türk Devrimi ve Sonrası, 4. Baskı, İmge Yay., Ankara, 1997, s.204)
Kemalist Devrim, yoksul köylülüğün toprak mücadelesine katılmamasına rağmen, bu insanların en azından bir bölümüne toprak dağıttı. Diğer taraftan da, yoksul köylülüğün kulluktan kurtulup, özgür yurttaşlar haline getirilmesini ve hak talebinde bulunmasını sağlayacak girişimlerini de diğer alanlarda sürdürdü.
* * * * * * * * * * * * * * 

29 Mayıs 2019 Çarşamba

Atatürk'ün tarım politikası / Mustafa Kaymakçı

Atatürk'ün tarım politikası / Mustafa Kaymakçı

Kaynak: Mustafa Kaymakçı / 19.05.2019 / Odatv.com
Atatürk’ün 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkışıyla başlattığı Kurtuluş Savaşı, salt emperyalizme karşımücadelenin başlangıcı değildi, aynı zamanda yeni bir sistemin kuruluşunun da başlangıcıydı.
Yeni sistem,kulluk yerine yurttaşlık temelli bir Cumhuriyet olacaktır.
Bu Cumhuriyetin İdeolojisi de: ”Ulus Devlet ve Tam Bağımsız Ulusçuluk ya da Milliyetçilik, Devletçilik ve Halkçılık Temelinde Planlı Karma ekonomi, Tarım-Sanayi Dengesinin Kurulduğu Sanayileşme, Türkiye Çıkarlarına Yönelik Dış Politika ve Tarımın Korunması” şeklinde özetlenecektir.Bu amaçla tarım, en önemli sektörlerden birisi olarak gündeme alınacaktır.
Dilerseniz, Cumhuriyet’in ilk yıllarında tarımın genel görünümü’ne bakalım?
- Nüfus: 13.6 milyon ve kırsal kesim nüfusu: 10.3 milyon.
- Nüfusumuzun yarısı hasta, üç milyon insan trahomlu.
- Halkın ancak %7’si okur-yazar, köylü eğitimsiz, üniversite sayısı bir.
- Kadın- erkek eşitliği söz konusu bile değil.
- Toprak dağılımı adaletsiz: Ailelerin % 5’i toprakların % 65’ine sahip
- Tarım teknikleri son derece geri, teknik eleman sayısı çok az. Gübre kullanımı ve zararlılarla mücadele neredeyse yok. Nadas egemen, ekim elle yapıyor.
- Tarımsal üretim, halkı besleyemez durumda.
- Sanayi ürünleri dışarıdan alınıyor, ülke Avrupa’nın açık pazarı olmuş
Özetle nüfusun ağırlığı kırda yaşıyor, ancak ülke karnını doyuramıyordu.
ATATÜRKÇÜ TARIM POLİTİKASININ İLKELERİ NEYDİ
Atatürkçü tarım politikasının ilkeleri, öncelikle un, şeker ve bez gibi üç beyaz ihtiyacın karşılanması, üreticinin hakkını korumak, emeğin karşılığını vermek için;
- Çiftçiyi toprak sahibi yapmak, çiftçinin örgütlenmesine ve kooperatifleşmesine yol göstermek,
- Çiftçiyi eğitmek, örnek ziraat işletmeleri kurmak,
- Araştırma istasyonları ve enstitüleri açarak tohumluk ve damızlık üretmek,
- Tarımda devlet desteğinin yasalarla güvence altına almak,
- Tarıma yeni teknolojileri götürmek, bol, kaliteli ve düşük maliyetli üretim yapmak “
şeklinde sıralanabilir.
Bu ilkelerinin hayata geçirilmesi için; çiftçilerin topraklaştırılması, örgütlenmesi ve kooperatifleşmesi, tarımsal eğitim çalışmaları, tarımsal ARGE ve tarımsal desteklemeler gibi tarıma yönelik uygulamalar ve eylemler gerçekleştirilecektir.
Bu bağlamda örgütlenme ve tarımsal desteklemeler konularının, günümüze de ışık tutması açısından irdelenmesi gerekiyor.
ATATÜRK, ÇİFTÇİLERİN ÖRGÜTLENMESİ VE KOOPERASTİFLEŞMESİ İÇİN NELER SÖYLEDİ
- “Ben de çiftçi olduğumdan biliyorum, makinesiz ziraat yapılmaz, el emeği güçtür, Birleşiniz. Böylece makine alınız (24 Ağustos, 1925 Kastamonu)
- "Mesela; Kooperatifler. Şurada burada halk ya da münevverlerin teşebbüsü ile fiili sahasına geçen kıymetli hasılalar görülmektedir. Hükümetimizin de bu gibi teşebbüsleri takviye etmesi lazımdır. Hükümeti Cumhuriyet bu lüzumu tabii idrak etmektedir” (27 Ocak 1931, İzmir Halk Fırkası Kongresi)
- CHP 3. Büyük Kongresi- 1931, “Çiftçimizi kredi ve istihsal kooperatifleri gibi iktisadi teşekküllere mazhar etmek ve teşekkülleri terakki ve tekamül ettirmek gayedir."
- CHP 4. Büyük Kongresi-1935, “Partimiz, kooperatifçiliği ana prensiplerinden sayar. Kredi kooperatifleri ile toprak ürünlerinin hakiki değerlerinden üretmelerini faydalandıracak olan satış kooperatiflerinin kurulmasına ve çoğaltılmasına önem vermekteyiz. Türkiye Tarım Bankası, tarım kooperatiflerinin ana bankasıdır.”
KOOPERATİFÇİLİK YASA VE DÜZENLEMELERİ İÇİN NELER YAPILDI
(1924) Zirai Birlikler Yasası, (1925) Tüketim kooperatifçiliğiyle ilgili yasal düzenleme, (1926) 856 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nda kooperatiflerin diğer şirketler arasında yer almasına ilişkin bir değişiklik, (1929) Zirai Kredi Kooperatifleri Kanunu, (1935) 2834 sayılı Tarım Satış Kooperatifleri Kanunu ve 2836 sayılı Tarım Kredi Kooperatifleri Kanunu” gibi yasalar çıkartıldı.
TARIMSAL DESTEKLEMELER DE NASIL GERÇEKLEŞTİRİLDİ
- Tarımsal girdiler olanaklar ölçüsünde parasız dağıtıldı.
- Tohumluk dışalımında söz konusu olan gümrük vergileri kaldırıldı.
- 1926’da çıkartılan 852 sayılı yasa ile traktör kullanan çiftçilere mali ve teknik destekler gerçekleştirildi.
- Öşür (aşar) vergisi 1925 yılında kaldırıldı.
- Ziraat Bankası ve Tarım Kredi Kooperatifleri’ni de etkin bir şekilde devreye sokuldu.
Bütün bu uygulamalar sonucu; 1923–1929 yıllarında Tarımda Yıllık Büyüme Hızı yüzde 8.9 olarak gerçekleştirildi(Milli Gelir Büyüme Hızı yüzde 8.6 idi).
Dünya’da ekonomide büyük bunalımın yaşandığı 1930-1939 yıllarında bile, Tarımda Yıllık Büyüme Hızı yüzde 5.1 idi.
SONSÖZ YERİNE...
Kimi düşünce sistemleri vardır. Dönemseldir, hayata geçirilir, tamamlanır ve yerine yenileri aranır.
Kimi düşünce sistemleri vardır.Ulusal olduğu kadar evrenseldir. Örneğin emek-sermaye çelişkisi ideolojisi gibi. Mustafa Kemal Düşünce Sistemi de bunlardan biridir. Emperyalizme karşı bir direniştir ve bütün mazlum uluslara örnek olmuştur. Emperyalizm, günümüzde de değişik kılıklarla sürdürülmüyor mu?
Atatürk’ün tarımda politikaları da güncelliğini korumuyor mu?
Sözgelişi, tarımda kooperatifleşme ve desteklemeler yeterli mi? Güneydoğu ve Doğu Anadolu Bölgeleri’nde toprak dağılımında dengesizlik devam etmiyor mu? Türkiye, yeniden neredeyse üç beyazda, tarımda bağımsızlığını kayıp etmedi mi?
Sonuçta Atatürkçü Düşünce Sistemi’nde yer alan tarım politikaları, bize günümüzde de yol gösteriyor.
Bunun aksini söylemek olası mı?
* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *
Kaynak: Mustafa Kaymakçı / 19.05.2019 / Odatv.com