ZİRAAT MARŞI

Sürer, eker, biçeriz güvenip ötesine. Milletin her kazancı, milletin kesesine. Toplandık baş çiftçinin Atatürk'ün sesine Toprakla savaş için ziraat cephesine. Biz ulusal varlığın temeliyiz, köküyüz. Biz yurdun öz sahibi, efendisi, köylüyüz.

10 Ağustos 2008 Pazar

Kaz Dağları, Vatanı Savunmak, Altın Madenciliği, Dünya halklarına çağrı

Kaz Dağlarını, Vatanı Savunmak

( Mehmet BAŞARA N - 03.08.2008 - Cumhuriyet )

Bir altın arama saldın­sına uğradı ülkemiz. Yabancı şirketler, de­lik deşik ediyor toprakları­mızı; özsuyunu emip, balını aldıktan sonra, korkunç bir posa bırakıyorlar geride. Bu saldırıya, yıllardır "dur!" demeye çalışıyor Bergama köylüleri. Dava açıp kazanıyorlar ama uygulanmıyor karar. Gizli bir düşman, per­de indirmiş gözlere. Yasaları çıkaranlar, kuşkusuz seviyorlardır ülkelerini.

Cumhuriyet öncesinde, ayrıca­lıklı yabancı şirketlerin, na­sıl ülkenin altını üstüne getirdiğini, tarihte okumuşlar­dır en azından. Balya' da yıl­larca gümüşlü kurşun çıka­ran şirketin bıraktığı, ot bit­mez ölü toprak, en aymazı­mızın bile kafasına "dank!" ettirecek gerçeklikte...

Yeni çıkarılan maden ya­sasıyla, ülkemizin her karışı ayrıcalıklarla şirketlere açılıyor. Sömürüye, vurguna açık bir Yasa bu, "Türkiye'nin alanı, 767 bin ki­lometrekare, bunun 155 bin kilometrekaresi ruhsatlandınldı madencilere. Yani, "ülkenin % 60'1, ya­bancıların elinde." (eski Orman Mühendisleri Odası Başkanı Salih Sönmezışık)

Yasanın çıkışından yak­laşık bir ay sonra, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, Çanakkale' de dünyanın dev şirketleriyle bir bilgilendirme toplantısı düzenlemiş. Sunumlarla, Kaz dağının gizilgücü anlatılmış, koor­dinat vererek nerede altın, nerede hangi maden var açıklanmış. Toplantının ar­dından, bütün şirketler, Kaz Dağı'na hücum etmiş. 2004 yılında verilen ruhsat sayısı 21, bunun 14'ü altın arama ruhsatı... Kaz Dağları ve Madra Dağı çevre Platformu yürütme kurulu üyesi Salih Sönmezışık "Kaz Dağları savunması, vatan sa­vunmasıdır" diyor. Orman Mühendisi Sönmezışık, gerçekten yöresini bilgilendiren, aydınlatan bir sönmez ışık. "Biz, nehirleri ve ırmakları kardeşimiz gibi severiz, siz de aynı sevgiyi göste­rebilecek misiniz kardeş­lerimize" der Seattle. "Be­yaz adam, anası olan top­rağa ve kardeşi olan gök­yüzüne alıp satacak, işle­necek, yağmalanacak bir şey gözüyle bakar. Onun bu ihtirasıdır ki, toprakları çölleştirecek ve her şeyi yiyip bitirecektir. ( ... )

"Beyaz adamın kurdu­ğu kentlerde, huzur ve ba­rış yoktur. O kentlerde, bir çiçeğin açarken çıkardığı tatlı sesler, bir kelebeğin kanat çırpışları duyul­maz... " (Melih Cevdet Anday, "Bir Vahşinin Mektubu")

Gelelim Kaz Dağlarını yağmalamaya kalkışan uy­garlara(!) ...

Yalnız Türkiye' nin de­ğil, tüm dünyanın varsıllı­ğıdır Kaz Dağları. Dünya ekinini, sanatını emziren söylenceler anasıdır İda. İl­yada'yı çamlarının dibinde yazmıştır Homeros.

Kucaklaşmış, bütünleş­miştir yöresinde yaşayan­larla Kaz Dağı. Dillerinde, düşlerinde, sevdalarındadır, Körfez halkının. Bir direnç, bir umut parıltısıdır Sarıkız doruğu her sabah. 906 çeşit bitkiyi besler yöre. Bunlar­dan 43'ü yalnızca Kaz Dağı’nda yetişir."Bin pınarlı İda" der, ona Homeros. O sulardır güzelleştiren zeytin ülkesini; ormana, zeytinliklere can veren...

Homeros, destanında: "Gül parmaklı şafak dağ­lara değdiğinde" diye baş­lar söze. Öyle yapalım biz de: Gül parmaklı şafak dağ­lara değdiğinde, mor ya­maçları kımıldanır Kaz Da­ğı'nın; Beypınarı'nda; Beş Kardeşler' de, Pazareğrek'te, silkinip doğrulur, işbaşı eder Türkmenler. Ormanın nab­zını tutan, her ağacın üstüne titreyen onlardır. Toprağın ve pınarların kardeşidirler. Kuytularda açan kır lalele­rinin ürperişini, yaprakları­nın titreyişini duyarlar. Ova­da, yamaçlarda buğulanır zeytin ormanı... Hasan Boğuldu, Sutüven, Çınarlıhan, Çörtükalan...

Uygar dünyanın uyanık geçinenleri, söylencelerinden hasatlar kaldırmış Kaz Da­ğı' nın. Ta Troya Sava­şı'ndan beri, yörede gözle­ri... Sömürdükleri, soydukları yoksul ülkelerin kanları, kemikleri üstüne kur­muşlar kentleri! Uygarlıkları, tek dişi kalmış canavar...

Bilgiyle bilinçle, yöre hal­kıyla birlikte vatan savun­masını başlatıyor.

Toprak satın almak isteyen Amerikan Başkanına: "Bir Vah­şinin Mektubu" diye çevi­rilen Kızılderili reisi Seatt­le'ın mektubu, tüm uygar de­diğimiz dünyaya insanlık dersi veren, yaşam dersi veren bir mektuptur. Keşke tüm eğitim kurumlarında okutulsa, özümsense o mek­tup. "Yazıdan önceki top­lum" insanının ekin biriki­mi, dünyayı, yaşamı, ku­caklayan bir birikim...

Hey Kaz Dağları'na, Mad­ralara kazma vurmaya kal­kışan kapitalizmin, kanlı pa­ranın uşakları! Bizleri, Ke­malizmin aydınlığından uzaklaştırıp, ortaçağ karanlığına sürüklemeye kalkı­şan işbirlikçiler! Kuvayı Milliye direnişini yaratan yöredir Ege. Yedi düvele karşı, Kurtuluş Savaşı ka­zanılan yer... Öldü mü sa­nırsınız Ayvalık'ta saldırganlara ilk kurşunu sıkanları? Bir gecede, Akbaş cep­haneliğini Anadolu'ya taşıyan Kaymakam Köprülü Hamdi Bey’leri... Çanak­kale'de 210 okkalık mermi­yi sırtladığı gibi namluya süren, Ocean'ı denize gömen Manastırlı Koca Seyit'leri… Borazan Çavuş'ları…

Kaz Dağları ve Madra Dağı Çevre Platformu, "Al­tın aramaya hayır!" diyen tek yürek. Yürütme Kurulu üyesi, eski Orman Mü­hendisleri Odası Genel Baş­kanı Salih Sönmezışık, üye­lerin tümü, "Bağımsızlık savaşçılarının torunları". "Kaz Dağları savunması, vatan savunmasıdır” diyorlar Kaymakam Hamdi Bey' ce, Koca Seyit' çe ne di­yor Salih Sönmezışık: "Kri­ze giren kapitalizm, geri kalmış ülkelerin kaynak­larını sömürmek istiyor. Bence Kaz Dağları'ndaki altın faaliyetleri, BOP pro­jesinin Türkiye'deki yeni ayağı. Ha Ortadoğu'nun petrolü, ha İda'nın altını. Şöyle bir durum var; altın, yanında uranyum gibi çok stratejik bir maddeyle be­raber çıkar. Uranyum altından daha değerlidir. (Cumhuriyet 30.3.08)

Gözü dönmüş altın arayı­cılarını çarpar bu bilinç. Sönmezışıklar var oldukça, karartılamaz yaşam. Zeytin ülkesini karartmaya kalkı­şanlara gereken dersi verir Kaz Dağları, tek yürek. Ko­zak Yaylası, Bergama, Kan­lı Kayalar, Şahin Kayası di­şiyle tırnağıyla savunur ya­şamı...

Yakında bozgunculuğa, ayrımcılığa, içinden pazar­lıklı uygarcı(!) dayatmacılara karşı, tüm Türkiye tek yü­rek...
------------------------------------------------------------------------------------

Altın Madenciliği ve Kazdağları

Prof. Dr. Şinasi ESKİKAYA – ( Cumhuriyet, 21.08.2008 )

(Bilginlerin aydınlatamadığı toplumları başkaları aldatır. Marquis de Condorcet)

Bu yazıda, yer sorunu nedeniyle ko­nunun bir bütün olarak ele alınıp eni­konu incelenmesi mümkün olama­yacaktır. Bu yüzden kendine özgü koşulları ve güncelliğinden dolayı sadece Kazdağ­ları örneğine, orada da öneminden dolayı kısaca atık sorununa değinilecektir.

Altın madenciliğinin görünmeyen ve ne­dense hiç gündeme getirilmeyen yüzünde işin ekonomik boyutu, yani çıkarılan al­tının ne kadarının ülkeye kalacağı hususu vardır. Bu üzerinde önemle durulması ge­reken bir konudur. Çünkü, madenler bir defa vardır. Bu yadsınamaz gerçeğin do­ğal bir sonucu olarak da, madenlerin tüm ge­lirinin ülkede kalması büyük önem taşı­maktadır. Madencilikte akılların sonradan başa gelmesi bir işe yaramaz. Burada ya­pılacak hatanın telafisi yoktur. Ne yazık ki halkımız, bu konuda henüz yeteri kadar bi­linçlenmemiştir. O şimdilik siyanür'ü ve ağaç kesilmesi'ni handikap olarak görmekte ve onunla meşgul olmaktadır. Kendisi için altından bile daha kıymetli olup yaşamsal bir önem taşıyan su problemini gündemi­ne bile alamamıştır. Kaldı ki, bir bakıma siyanürden bile daha önemli olabilen bir de atık problemi vardır ki henüz onun boyutunu da kavramış değildir.

Atık daha büyük sorun

Altın madenciliğinde ortaya çıkan atık­ların zehirli (yani siyanürlü) olup olmaması veya zamanla siyanürün uçarak etkisiz hale geleceği iddiası, onların çok ciddi bir problem teşkil ettiği gerçeğini değiştir­mez.

Sorunun büyüklüğü şuradan ileri gel­mektedir: Tonda 5 gr. altın olan bir ara­zide, bu 5 gr. altın alındıktan sonra, ge­riye 999 kilo 995 gr. kazılmış ve siya­nürlenmiş toprak kalmaktadır. Bu bir işe yaramayan atık, bir yerlere yığılmak, de­polanmak zorundadır. Bu gerçek, çevre açı­sından düşünüldüğünde siyanürden bile da­ha büyük bir sorun teşkil eder.

Kazdağları'nda da durum aynıdır. Şimdiki safhada herkes, madencilik faaliyeti­nin başlama anındaki ağaç kesimlerini gündeme getirmekte, faaliyet bittikten son­raki durumu hayal bile edememektedir. İşin en üzüntü veren tarafı da, halkın yanında yer alması gereken devlet yetkililerinin, böyle davranmak yerine, tam tersi bir tutumla, altın madencilerine (yabancı şirketlere) des­tek çıkmaları, hatta onları, kendilerinden bi­le daha şiddetle savunmalarıdır. Tipik bir örnek vermek gerekirse, Kazdağları ola­yı ilk gündeme geldiğinde yöreye gelen bir yetkili: "Bu bir arama faaliyeti, işletme değil ki" diye, olayı küçültmeye çalışmış­tı. Halbuki her arama faaliyetini, maden varlığı tespit edildiğinde, bir işletme tale­bi takip eder. Böyle bir talep karşısında, ara­ma iznini vermiş olan yetkililer acaba han­gi gerekçe ile işletme iznini vermemezlik edebileceklerdir ki?

Halkın göremediği gerçek

Gene aynı yetkilinin, halkın tepkisini azaltmaya yönelik bir beyanı daha olmuş­tu. Arama sondajlarını kastederek: "Bun­lar bardak çapında delikler. Hepsini toplasan 1 m2 bile etmez" diye, birbi­rinden yüzlerce metre uzaklıkta yapılan son­dajları, sanki hepsi de 1 m2 lik küçük bir alan içinde yapılıyormuş gibi bir intiba ve­rerek küçültmek istemiş, en azından bu işin bilenlerini de "safın safı insanlar" yerine koymuştu.

Ben de şimdi sayın yetkilinin bu düşün­ce sistemini ödünç alarak, onunkine benzer bir yorumu atıklar için yapmak istiyorum:

"Varsayalım ki aramalar sonucu Kaz­dağları 'nda 40 ton altın varlığı tespit edilmiş olsun. Bu altını çıkarmak için ka­zılması gereken toprak en azından, 8 mil­yon tondur (yaklaşık 5 milyon m3). Ay­nen, birbirinden çok uzak sondajların 1 m2'lik küçük bir alan içinde yapılıyor­muş gibi farzedilmesine benzer olarak, ben de şimdi, bu 8 milyon atık toprağı­nı, mesela kalınlığı 5 cm. olacak şekilde bir yere yaymak istesem, acaba ne ka­darlık bir alanı kaplar dersiniz? Söyle­yeyim: Banliyöleri ile birlikte İstanbul'un bütün meskun bölgelerini silme örter de artar bile ... Haydi hayali bırakıp daha gerçekçi olalım: Altın madencisi bu atığı ne yapacaktır? Onu ormanda bir yere yığ­maktan başka bir seçeneği var mıdır? Böy­le bir depolama ise, 25 m. yükseklikte ve 25 m. eninde, 8 km. uzunluğunda bir yı­ğın demektir. Halkın, henüz yaşamadığı için, şu anda göremediği gerçek budur.

Ne hazin ve şayan-ı dikkat bir durumdur ki, halk ne zaman tepki gösterse, karşılarında, bu işin asıl kaymağını yiyecek olan altın madencilerini (yabancı şirketleri) de­ğil de, nedense, bazı kuruluşlar ile onların yöneticilerini bulmaktadır. Bunlar, söz ko­nusu faaliyetlerini "ülke madenciliğini geliştirmek ve önünü açmak" iddiası ile sürdürmektedirler. Kulağa hoş gelen, bir de güzel slogan bulmuşlardır: "Zengin madenlerin fakir bekçileri olmayalım." Ama "bu zengin (!?) madenlerin geliri­nin aslan payı kime gidiyormuş, bu faa­liyet karşılığında nasıl bir doğa tahribatı oluyormuş", gibi hususlar, gene nedense hiç gündeme getirilmemektedir. Bu sloga­nı o kadar ustalıklı kullanmışlardır ki, ba­kanlara, başbakanlara, hatta cumhur­başkanlarına bile söyletmeyi ve benim­setmeyi başarmışlardır. Bu "insanın içini gıcıklayan" güzel sözün karşısında ne Bergama durabilmiştir, ne Kışladağ ve ne de şimdi Kazdağları!..

Getirisi ülkede kalmalı

Bilinmesinde yarar olduğuna inandığım son bir husus daha var: Bu satırların yaza­rı bir maden mühendisi olup, ülkenin yer­altı servetlerinin en ekonomik şekilde ve hiç ziyan edilmeden çıkarılması ve halkın istifadesine sunulmasından yanadır. Bunu öğütleyip öğreterek yetiştirdiği öğrenci sa­yısı binlerle ifade edilebilir. Dolayısıyla ma­denciliğe karşı olması diye bir husus söz konusu bile olamaz. Ancak bu konuda iki kıstası vardır:

1- Bir madeni çıkarmakla elde edilecek fayda, uzun vadede, bu faaliyet dolayısıy­la hasıl olacak çeşitli zararların toplamın­dan daha fazla olmalıdır.

2- Asla ikinci bir şansın olmadığı, dola­yısıyla kendilerinden ancak bir defa yararlanılabilen madenlerimizin işletilmesi, tüm getirisi ülkede kalacak ve halkın refa­hı için kullanılacak bir zihniyetle ele alınıp gerçekleştirilmelidir. "

----------------------------------------------------------------------------------------

Dünya halklarına Kaz Dağları için çağrı - Çanakkale Çevre Platformu

Cumhuriyet Gazetesi İstanbul Haber Servisi (29.08.2008) - ­Çanakkale Çevre Platformu, Kaz Dağları için SOS çağrı­sı yaptı. Kaz Dağları’nın bir avuç altın için kurban edil­memesi gerektiğini belirte­rek, "Kaz Dağları Dünya Kültür Mirası Listesi'nde olmalıdır" denildi.

Çanakkale Çevre Platformu tarafından yapılan açıklamada, tüm dünyaya seslenilerek, "Dünyanın rengi solmasın, suyu bulanmasın, oksijeni yok olmasın diyorsanız; çağrımız sizedir. İda ’yı çö­le çevirmek isteyenlere siz de hayır deyin. Kaz Dağları insanlığın geçmişidir, bugünüdür, geleceğidir" de­ğerlendirmesi yapıldı. Açıklamada, şu görüşlere yer ve­rildi: "Tıpkı korsanların bir avuç altın için bir gemiyi batırdığı' gibi. Bunlar da günümüzün korsanlarıdır. Dört yıldır geceli gündüzlü sondaj faaliyeti sürdürdü­ler, bugün üretim aşama­sındalar, İda Dağını yağmalıyorlar. İda Dağı’ nın eteklerinde yaşayan tüm canlılar ve insanlar sağlığını yitirecek, oksijen kayna­ğını yitirecek, endemik tür­ler yok olacak, kültürel miras kaybolacak. Kaz Dağları, Çanakkale'dir, Türkiye'dir, Asya'dır, Avru­pa' dır, Latin Amerika 'dır, Amerikadır, Afrika' dır. Kaz Dağları bütün dünyadır, Kaz Dağları kültür coğrafyasıdır. Kaz Dağları Homeros' tur, İlyada ‘dır, Odysseia' dır, Kaz Dağlaları Helen' dir, Paris ‘tir, Ahilleus ‘dur, Hektor’dur, Zeus’tur. Kaz Dağları İda’ dır, Olimpos'dur, Troya’dır. Onun için İda, dünya kültür mirası listesinde olmalıdır.

Eğer siz de Kaz Dağları tüm insanlığın ortak değeridir, yok edilemez diyorsanız, düşüncelerinizi Türkiye Cumhuriyeti" hükümetine iletin. bimer@basbakan­lik.gov.tr, kulturvarlikmuze@kulturturizm.gov.tr …”


Hiç yorum yok: